Kayıtlar

sıfır noktası

Resim
denize sıfır noktası. hangi yönden estiğini bilmediğim rüzgar iyot kokusunu tüm hücrelerime dılduruyor. depoluyor adeta. lakin uçucu bir gaz gibi yitip gidecek tüm bu kokular, duygular. bunu bilmenin hüznü mü yoksa aradığımı mı bulamamanın kederi mi içimdeki üç günlük sıkıntı? kurulmuş bir oyuncak ya da programlanmış robot gibi her gün denize gir çık, bahçede çekirdek çitleyip kitap okumakla geçen birbirinin aynı günler. bir tek işte denizin içinde kulaç atarken ya da denizin şefkatli kollarında hareketsiz yatarken iyi oluyorsun. hiç bir şey umrunda olmuyor. huzurla mutluluk karışımı bir duygu içinde dolanıyor. ama işte her vakit, her saatte denizin içinde olamıyorsun.

tahammülsüzleştim - 2

Resim
insancıkların kör gözün parmağına seni yok sayarak ama aptal yerine de koyarak irili ufaklı şark kurnazlıklarına, bulunduğu ortamda (denizde, sitede, kafede) kendisinden başkası yokmuş gürültücü, sulu, umursamaz, bencil ve davar tavırlarına, küçük iyiliklere elle, kafayla yahut minik bir tebessümle karşılık vermek yerine robot gibi yoluna gidenlere, etrafı kirletenlere -ve artık buna ses çıkarmayanlara- bir kereden bir şey olmazcılara, yazlık yer nasılsa deyip dumanına ayrı kokusuna ayrı küfür ettiren, balkonda oturtmayan mangalcılara karşı aşırı tahammülsüzüm. yay gibi gerginim. orhan boran gibi hazır cevabım ibrahim. tahammülsüzleştim-1

oyun

Resim
kırk derece temmuzunda oturmuş oyun oynuyor amcalar. toplamda yedi masalar. birinde okey oynuyorlar. diğer altısında kağıt oyunu dönüyor. batak, ellibir, pişti. karşı masada, yelpaze gibi açtığı kağıtlarla sıranın kendisine gelmesini bekleyen gözlüklü, beyaz tişörtlü bir abiyi beni izlerken yakaladım. ona baktığımı görünce gözlerini kaçırdı suçlu suçlu. her masada en az bir yancı var. söz verilirse konuşuyorlar. ayrıca beş dakikada bir yeni müdavimler geliyor ortama. ya dördüncüyü bulup yeni masa açmak ya da masalara yancı olmak için. mekanda bir masada tek başına oturan ben varım. şehre yeni gelen yabancı misali. oysa plajda yemek için bir kaç para yiyecek hazırlatmak tek amacım. bilmiyorlar. kırk derece sıcağında çift bazen şen kahkahalar. bazen sinirli sitemler. soğumamış küfürler. eli kaybetmenin verdiği bahaneye sığınmalar. okey, papaz, pişti. vişne çürüğü masa örtüsüne sert vuruşlar. arada yan gözle bana bakıyorlar. ben de hayretle onları izliyorum. neden sonra mekanın sahibi gel...

hep aynı

Resim
hep aynı insanlar. hep aynı araçlarla hep aynı saatte denize gidiyorlar. her gün. her gün. sıkılmıyorlar mı hiç? sonra düşündüm aşağı yukarı ben de hep aynı saatlerde gidip dönüyordum. sıkılmıyor muydum? bazen, hem de nasıl. ama istanbul’un nemini, kirini ve gürültüsünü çekeceğime denize girer çıkarım dedim. denize gider gelirim. yorulurum belki ama o tuzlu su yok mu? o tuzlu, mavi su. şifa ötesi benim için. beni yakından tanıyanlar annen göbeğini denize mi attı senin? diyorlar gülerek. ben de gülüyorum. ama anneme de sormuyorum. hep aynı saatte farklı sahillere gidiyorum. her gün. her gün.. 

son iyilik

Resim
felaket tellalı gibi çalışan haberleri dinleyip orantısız benzetmelerimi duydukça şu an esen rüzgarın bize son bir iyilik yaptığı düşüncesine sahip oluyorum. yine ve hakeza; akşamın alacasında balık avlamaya çalışan ergenlerin, elinde bim poşeti çöp dökmeye giden emekli amcaların, her akşam siteye üç beş dakikada olsa klarnet resitali sunan görünmez abi ya da ablanın gelmekte olan sıcaklarla benim kadar alakadar olmadığını düşünüyorum. sanki bir ben, bir de yanıp sönen site bahçesinin titrek lambası bu kadar dertliyiz. bizim dışımızda herkes rahat herkes işinde gücünde ekmeğinin derdinde gibi. kimse adını anmak istemediği ölümcül bir hastalık gibi yahut yemin etmişçesine sözünü dahi etmiyor. hatta düşüncesini bile aklından geçirmiyor. konuşulan mevzular; karpuz kaçaymış? ekmekler taze miymiş? su soğuk muymuş? senin kız ne vakit doğuracakmış zehra? halbuki bu serin yaz rüzgarını çok arayacağız bir kaç güne çok. benden yazması.,

siyah kuzu

Resim
galler prensesini pek tanımazdım magazinsel haberler dışında. günahını, sevabını bilmem. ama güçlü, pozitif bir aurasının olduğunu söyleyebilirim uzaktan. bu sabah haberlerde işte; bilmem kaç yılındaki polo müsabakasında giydiği ve açık artırmaya çıkarılan kazağından bahsettiler. kuzu desenli, kırmızı beyaz kazaklı fotoğrafını gösterdiler.  bir kere şunu söyleyeyim; kırmızı diana’ya çok yakışıyor. sonra da ingilizlerin müthiş analizleri, teorileri sanki lost ya da dark dizisini çözümler gibi. efendim kazaktaki bir kuzu dışında tüm kuzular beyazken sahiden de o bir kuzu siyahtı. bunun mesaj olduğunu ve diana’nın kraliyet ailesindeki müthiş yalnızlığını simgelediğini söylüyor bir taraf. böyle kinayeli bir mesaj içermediğini söyleyen diğer taraf ise beyaz kuzuların yüce gönüllüğünü yansıttığını söylüyorlarmış falan.  öyle ya da böyle. aslında diyorum, hepimizin içinde bir siyah kuzu yaşıyor. bu ister yalnızlığımız ister huzursuzluğumuz olsun. içinde bulunduğu hayata, dünyaya yaba...

zeytinyağı ve deniz kestanesi

Resim
her kahramanlığın bir bedeli vardır! benimkisi de deniz kestanesi batması oldu. detaya girmeye gerek yok. sonunda sevindiğim ama beni ciddi biçimde etkileyen bir olayın içinden ayak parmaklarımda beş adet kestane iğnesiyle çıktım. geçmiş yıllardan tecrübeliydim. ama olayın sıcaklığıyla kestane battığını anlamadım. farkına çok sonradan vardım. iğneler bayağı gömülmüş. en yakın hastane arabayla 45 dk uzakta. araştırdım. sirkeli sıcak suda 20 dakika bekletmek de sabunlu suyla yıkamak da fayda etmedi. zeytinyağı iyiymiş. hatta üniversitede kızların çıkma teklif etmesi gibi kendiliğinden çıkıp gidiyormuş. en yakın markete gidip en natürelinden ve sızmasından ve tabi ki en ucuzundan zeytinyağı aldım. kasadaki eleman zeytinyağının fiyatını görünce sesli söylendi. “ulan dedi bir kestane için en pahalı zeytinyağını almışım. ucuzu varmış ya” dedi yan kasadakine bakarak. ben de atladım hemen tabi. - işe yaradı mı bari? - 2-3 tanesini çıkardı abi deyince iade etmekten vazgeçtim. yutupta kanal d do...